Gece Evi Serisi Buluşma Noktası

Kitap Özetleri, Çeviriler, Yazarlar Hakkında Bilgiler..Gece Evi Serisi Fanıysanız İşte Burası Sizin Yeriniz.
 
AnasayfaAnasayfa  KapıKapı  TakvimTakvim  SSSSSS  AramaArama  Üye ListesiÜye Listesi  Kullanıcı GruplarıKullanıcı Grupları  Kayıt OlKayıt Ol  Giriş yapGiriş yap  

Paylaş | 
 

 İşaret 27. BöLüm

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Aphrodite*

avatar

Mesaj Sayısı : 61
Kayıt tarihi : 04/11/10
Yaş : 21
Nerden : St. Viladimir Akademisinden

MesajKonu: İşaret 27. BöLüm   Cuma Kas. 05, 2010 10:00 am

İşaret Kitabı 27. Bölüm

Bölüm 27

“Güzel elbise, Zoey.Tıpkı benimkine benziyor.Ah!Bir dakika.Zaten benimdi, değil mi?”Afrodit boğuk bir ben-tam-bir-yetişkinim-ama-sen-hala-çocuksun kahkahası attı.Kızların bunu yapmasından nefret ederim.Tamam, o benden daha büyük ama benim de göğüslerim var.
Gülümsedim ve sesime özellikle kayıtsız bir tını katarak yalan söylemek için harekete geçtim.(Ne kötü bir yalancı olduğumu, az önce bir hayaletin saldırısına uğradığımı ve herkesin bizi izlemekte olduğunu düşününce, pek fena sayılmazdım).
“Selam, Afrodit.Ben de Neferet’in okumam için verdiği Sosyoloji 415 kitabından, Karanlık Kızlar grubunun liderinin bütün yeni üyelere kendilerini iyi hissettirmesinin gerekliliğiyle ilgili bölümü okuyordum.Görevinin hakkını verdiğin için kendinle gurur duyuyor olmalısın.”Ona doğru birkaç adım attım ve sesimi alçaltıp sadece onun duyabileceği kadar alçak bir sesle “Ve seni son gördüğüm halinden dahi iyi görünüyorsun,” diye ekledim.Renginin attığını ve gözbebeklerinin korkuyla titrediğini görebilmiştim.Şaşırtıcıydı belki ama bu hali zafer kazanmış gibi kibirlenmeme neden olmamıştı.Kendimi acımasız ve bitkin hissetmiştim.İç geçirdim.”Üzgünüm.Bunu söylememem gerekirdi.”
Yüzü sertleşti.”Yıkıl, ucube,” diye tısladı.Sonra sanki büyük (ve beni harcayan) bir espri patlatmış gibi kahkaha attı.Bana sırt çevirdi ve saçlarını küstah bir tavırla savurarak Hobi Salonu’nun ortasına doğru yürüdü.
Pekala, en azından artık kendimi kötü hissetmiyordum.İğrenç kaltak.İnce kolunu havaya kaldırınca, deminden beri avala aval beni izleyenlerin bütün dikkati (çok şükür ki) ona yöneldi.Bu akşam, üzerine bir tablo gibi boyanmış gibi görünecek kadar uyan, antika görünüşlü, kırmızı ipek bir elbise giymişti.Kıyafetlerini nereden aldığını öğrenmek istiyordum.Gotik tarzı fahişeler mağazasından mı?
“Dün ve bugün birer çaylak öldü.”
Sesi güçlü, net ve neredeyse beni şaşırtacak kadar şefkatliydi.Bana bir an için bana gerçekten de Neferet’i anımsatmıştı.Derinliği olan ve bir lideri anımsatacak bir şeyler söyleyeceğini sandım.
“Hepimiz ikisini de tanıyorduk.Elizabeth iyi ve sakin bir kızdı.Elliott ise birkaç ritüeldir buzdolabımızdı.” Birden gülümsedi.Bu vahşi ve hain bir gülümsemeydi.Neferet’le bütün benzerlikleri bir anda silinip gitmişti. “Fakat ikisi de zayıftılar ve vampirler, toplantılarında zayıflık istemez.” Kırmızı bir kumaşla kaplı omuzlarını silkti.”İnsan olsaydık buna en uygun olanın hayatta kalması derdik.Tanrıçaya şükürler olsun ki insan değiliz, bu yüzden bu duruma sadece Kader diyelim ve Kader’e bu akşam bizim kıçımıza tekme atmadığı için teşekkür edelim.”
Dinleyenlerin, bu sözleri onayladığını gösteren sesleri beni tiksindirmişti.Elizabeth’i tanımıyordum ama bana çok iyi davranmıştı.Pekala, Elliott’tan hoşlanmadığımı itiraf ediyorum ama zaten kimse ondan hoşlanmıyordu.Çocuk (tıpkı hayaleti ya da yüz hatlarını taşıyan o şey her neyse onun gibi) sinir bozucu ve sevimsizdi fakat yine de öldüğüne sevinmemiştim.Olur da bir gün Karanlık Kızlar’ın lideri olursam, ne kadar önemsiz biri olsa da, bir çaylağın ölümüyle dalga geçmeyeceğim.Bu, kendi kendime verdiğim bir sözdü ama bir taraftan da, tıpkı bir dua gibi dışarı gönderiyordum.Nyx’in beni duyduğunu ve onayladığını umuyordum.
Afrodit “Bu kadar hüzün ve kasvet yeter,” diyordu.”Samhain’deyiz!Hasat mevsiminin bitişini kutladığımız ve daha da iyisi atalarımızı -bugüne kadar yaşamış ve bizden önce ölen vampirleri- andığımız gece…”Sesi gerçekten ürkütücüydü.Sanki sergilemek üzere olduğu şovda kendini göstermek için parçalanır gibi bir hali vardı.O sözüne devam ederken gözlerimi çevirmekten kendimi alamadım.”Hayata ve ölüm arasındaki duvağın inceldiği ve ruhların dünyada dolaşmaya en çok yaklaştığı gecedeyiz.”Duraksadı ve beni (herkes gibi) görmezden gelmeye özen göstererek bakışlarını izleyicilerinin üstünde dolaştırdı.Biraz önce söylediklerini düşünme fırsatı yakalamıştım.Elliott’a olan şeyin, ölümle hayat arasındaki duvağın incelmesiyle ve ölümünün Samhain’e denk gelmesiyle bir ilgisi olabilir miydi acaba?Bu soruya daha fazla kafa yoracak zamanım olmadı çünkü Afrodit sesini yükseltmiş adeta bağırıyordu:”Bu durumda ne yapacağız?”
Karanlık Kızlar ve Çocuklar hep bir ağızdan “Dışarı çıkacağız!” diye haykırdı.
Afrodit’in kahkahası uygun kaçmayacak kadar seksiydi ve kendi kendini ellediğine yemin edebilirdim.Hem de orada, herkesin ortasında…Tanrım…Gerçekten pis bir kızdı.
“Aynen öyle.Bu gece bizim için müthiş bir yer seçti.Hatta orada kızlarla birlikte bizi bekleyen yeni bir buzdolabımız bile var.”
Iykkk…Kızlar derken Savaşçı, Korkunç ve Eşek Arısı’nı mı kastadiyordu acaba?Hızla çevreme bakındım.Onları hiçbir yerde göremedim.Harika.Üçü artı Afrodit’e göre neyin müthiş olduğunu sadece hayal edebilirdim.Ve bir şekilde yeni buzdolabı olmaya ikna edilen çocuğu düşünmek bile istemiyordum.
Ve evet, Afrodit yeni buzdolabından bahsettiği zaman -ki bu bir kez daha kan içebileceğim anlamına gelirdi- ağzımın sulandığını tamamen inkar edecektim.
“Haydi, çıkalım buradan.Ve sessiz olmayı unutmayın.Bütün dikkatinizi görünmez olmaya odaklayın.Böylece uyanık olan herhangi bir insan bizi göremez.”Sonra gözlerini dikip bana baktı.”Bizi ele veren her kim olursa, Nyx ona acısın çünkü bizler acımayacağız.”Grubun kalan kısmına ipeksi bir gülümsemeyle baktı.”Beni takip edin Karanlık Kızlar ve Çocuklar.”
Herkes sessiz çiftler ve küçük gruplar halinde, Hobi Salonu’nun arka kapısından çıkan Afrodit’in peşinden yürüdü.Doğal olarak beni yok sayıyorlardı.Neredeyse peşlerinden gitmeyecektim.Gerçekten gitmek istemiyordum.Bu gece yeterince heyecan yaşamıştım doğrusu.Yatakhaneye dönüp Stevie Rae’den özür dilesem daha iyi olurdu.Sonra bilikte İkizler’i ve Damien’ı bulurduk.Onlara Elliott olayını anlatabilirdim(İç sesimin beni, arkadaşlarıma bu konudan bahsetmemem için uyarmasını bekledim ama tık yoktu).Pekala, demek ki onlara anlatabilirdim.Bu, sürtük Afrodit ve bana katlanamayan arkadaşlarının peşine takılmaktan daha iyi bir fikre benziyordu.Fakat olanları arkadaşlarıma anlatmak konusunda sessiz kalan iç sesim yeniden duyulmaya başlamıştı.Ritüele gitmem gerekiyordu.İç geçirdim.
“Haydi, Z.Şovu kaçırmak istemezsin, herhalde.”
Erik, bana gülümseyerek bakan masmavi gözleriyle, Süpermen misali, arka kapının yanında duruyordu.
Lanet olsun.
“Şaka mı yapıyorsun?Nefret timsali kızlar, tamamen ayrılıkçı drama-travma, utanç ve kan dökme ihtimali.Sevilmeyecek ne var ki.Bir saniyesini bile kaçıramam.”Erik’le birlikte grubun peşinden dışarı çıktık.
Herkes sessizce Hobi Salonu’nun arka tarafında kalan duvar boyunca yürüyordu.Elliott ve Elizabeth’i gördüğüm yere beni huzursuz edecek kadar yakındık.Ve sonra, çocuklar tuhaf bir biçimde duvarın içinde kaybolmaya başladılar.
“Bu da neyin…?” diye fısıldadım.
“Sadece bir numara.Göreceksin.”
Gördüm de.Bu gizli bir kapıydı.Hani şu eski cinayet flimlerinde gördüğünüz türden.Tek farkı kütüphanedeki kitap raflarının arasından ya da bir Indiana Jones filminde gördüğüm gibi (evet ben tam bir ahmağım) şöminenin içinden değil, kalın ve son derece sağlam görünüşlü okul duvarının bir bölümünden açılıyor olmasıydı.
Gördüm de.Bu gizli bir kapıydı.Hani şu eski cinayet flimlerinde gördüğünüz türden.Tek farkı bir kütüphanedeki kitep rafları arasında ya da bir Indiana Jones filminde gördüğüm gibi (evet ben tam bir ahmağım) şöminenin içinden değil, kalın ve son derece sağlam görünüşlü okul duvarının bir bölümünden açılıyor olmasıydı.Duvarın bir kısmı yerinden kaymış, sadece tek bir insanın (veya bir çaylağın veya bir vampirin vaya insanı ürkütecek kadar somut görünen bir ya da iki hayaletin) geçebileceği genişlikte bir alan oluşmuştu.Erik ve ben sona kalmıştık.Yumuşak bir “fışşş” sesi duydum ve arkama bakınca, duvarın hiçbir z bırakmayacak şekilde kapandığını gördüm.
Erik, “Araba kapısı gibi otomatik tuşla kapanıyor,” diye fısıldadı.
“Hah.Bunu kim biliyor?”
“Karanlık Kız ya da Çocuk olmuş herkes.”
“Hah.”Bu durumda yetişkin vampirlerin büyük kısmı da bu bilgiye sahipti.Çevreme bakındım.Bizi seyreden ya da peimizden gelen kimseyi görmedim.
Erik bakışlarımı fark etmişti.”Umurlarında olmaz.Ritüeller için okuldan sıvışmamız gelenektendir.Çok aptalca bir şey yapmadığımız sürece nereye gittiğimizi bilmiyormuş gibi davranırlar.”Omzunu silkti.”Bence bu gayet iyi işleyen bir sistem.”
“Çok aptalca bir şey yapmadığımız sürece,” dedim.
“Şışşt.”Önümüzdekilerden biri bizi susturmaya çalışıyordu.Ağzımı sımsıkı kapatıp dikkatimi gittiğimiz yere odakladım.
Saat dört buçuğa geliyordu.Ah, kimse bu saatte uyanık değildi.Ah, ne sürpriz ama…Tulsa’nın bu gerçekten havalı kısmında -eski petrol paralarıyla inşa edilmiş kocaman malikanelerle dolu bir mahallede- hiç kimse bizi farketmeden yürümek çok tuhaftı doğrusu.İnanılmaz derecede bakımlı bahçelerin önünden geçiyorduk ve köpekler dahi havlamıyordu.Gölgeymişiz…Ya da hayaletmişiz gibi…
Bu düşünce beni ürpertmişti.Daha önce bulutların gölgelediği ay, şimdi beklenmedik derecede açık gökyüzünde parlıyordu.İşaretlenmemden önceki dönemde bile, bu parlaklıktaki ay ışığında kitap okuyabileceğime yemin edebilirdim.Hava soğuktu ama nedense beni bir hafta önce edeceği kadar rahatsız etmiyordu.Bunun vücudumun içinde yaşanan Değişim konusunda ne mesaj verdiğini düşünmeyecektim.
Sokağı geçtik ve derin bir sessizlik içinde iki bahçenin arasından süzüldük.Küçük yaya köprüsünü görmeden önce akarsuyun sesini duydum.Ayışığı, kaynağı sanki birisi tepeden cıva boca etmiş gibi aydınlatmıştı.Güzelliği beni büyülemişti.Otomatik olarak yavaşladım ve kendi kendime gecenin benim için yeni gündüzüm olduğunu hatırlattım.Karanlık görkemine hiçbir zaman alışamayacağımı umuyordum.
“Haydi, Z.” Erik geçidin karşı tarafından fısıldayarak beni çağırıyordu.
Başımı kaldırıp ona baktım.Büyük taraöalı bahçeleri, göleti, kameryesi ve fıskiyeli havuzlarıyla hemen arkasındaki tepeye doğru yükselen büyük malikanenin (bu adamların acayip parası olduğu kesindi) silueti önünde duruşuyla bana tarihi kahramanları hatırlatmıştı…Şey gibi mesela…Aklıma gelen iki kahraman Süpermen ve Zorro oldu ve ikisi de pek tarihi sayılmazdı.Ama gerçekten çok şövalyeveri ve gerçek anlamda tarihi bir havası vardı.İşte o zaman izinsiz geçmekte olduğumuz malikanenin hangisi olduğunu fark edip hızlı adımlarla yanına gittim.
Heyecan içinde “Erik,” diye fısıldadım.”Burası Philbrook Müzesi.Buralarda yakalanırsak başımız ciddi belaya girer.”
“Yakalanmayacağız.”
Ona ayak uydurabilmek için neredeyse koşuyordum.Sessiz ve hayaletimsi grubun geri kalanına yetişebilmek için benden çok daha istekli olduğu belliydi.Çok hızlı yürüyordu.
“Pekala.Burası rasgele bir zenginin evi değil.Bir müze.Böyle yerlerde yirmi dört güvenlik görevlisi olur.”
“Afrodit onları uyuşturmuştur.”
“Ne?”
“Şışşt.Bu onlara zarar verecek bir şey değil.Bir süre sersemlik hissedecek, sonra evlerine döndüklerinde hiçbir şey hatırlamayacaklar.Büyütülecek bir şey değil.”
Cevap vermedim ama güvenlik görevlilerini uyuşturmak konusunda bu kadar vurdumduymaz olmasından hoşlanmamıştım.Gerekliliğini anlayabilsem de, bana hiç doğru gelmemişti.Müzeye izinsiz girmiştik ve yakalanmak istemezdik.Bu yüzden güvenlik görevlilerinin uyuşturulması gerekiyordu.Bunu anlıyordum.Ama hoşlanmamıştım.Bana göre bu, Karanlık Kızlar ve onların hiçbir şey bizim kadar kutsal olamaz tavrıyla ilgili illaki değiştirilmesi gereken diğer bir detaydı.Bana her geçen dakika İnanç İnsanları’nı biraz daha fazla hatırlatıyordu.Bunun pek övgü dolu bir karşılaştırma olduğunu söyleyemezdim doğrusu.Afrodit, kendine hangi ismi verirse versin, Tanrı (ya da Tanrıça, işte her neyse) değildi.
Erik durmuştu.Müzeye çıkan hafif eğimli yamacın eteğine yerleştirilmiş kubbeli kameriyenin çevresinde bir çember oluşturan gruba katıldık.Kameriye, müzeye uzanan teraslardan hemen önceki süslü balık havuzunun hemen yakınındaydı.Burası inanılmayacak kadar güzel bir yerdi.Daha önce iki ya da üç defa okul gezisiyle bu müzeye gelmiştim.Hatta bir defasında, resim konusunda hiç yetenekli olmamama rağmen,anlık bir ilhamla bahçelerin resmini yapmaya bile kalkışmıştım.Gece, müzeyi, güzel ve bakımlı bahçe ve mermerden yapılma fıskiyelerle süslü bir mekandan ay ışıklarının yıkadığı, grinin, gümüşün ve gece mavisinin değişik tonlarıyla renklenen bir masal diyarına dönüştürmüştü.
Kameriye başlı başına göz alıcıydı.Büyük, yuvarlak basamakların tepesine, tırmanılan bir taht gibi kondurulmuştu.Beyaz oymalı sütunlarla beslenmişti.Kubbesi aşağıdan ışıklandırıldığı için eski Yunan’a ait ve sonradan bütün azametiyle dekore edilmiş ve geceleri görülebilmesi için aydınlatılmış bir yapıya benziyordu.
Afrodit kameriyenin ortasındaki yerini almak için merdivenleri tırmandı.Ve anında kameriyenin güzelliğinin ve sihrinin bir kısmını yok etti.Doğal olarak, Savaşçı, Korkunç ve Eşek Arısı da yerlerini almıştı.Yanlarında tanımadığım bir kız daha vardı.Elbette ki onu zilyon defa görmüş olmama rağmen tanımamam da mümkündü.Ne de olsa o da Barbie tipli sarışınlardan biriydi (ki büyük olasılıkla Nefret ya da Hain gibi bir ismi vardı).Kameriyenin orta yerine bir masa yerleştirmişler, üzerine siyah bir örtü sermişlerdi.Masanın üstündeki mumları, kadeh ve bıçak gibi diğer ıvır zıvırları görebiliyordum.Zavallı bir çocuk, kafasını masaya yaslamış halde oturuyordu.Üzerine, bütün vücudunu örten bir pelerin örtülmüştü.Elliott’un bozdolabı görevini üstlendiği akşamki halini hatırlatıyordu.
Bir çocuğun, Afrodit’in ritüellerinden biri için kanını aldırmaya razı gelmesi için çok cesur olması gerekirdi.Bunun Elliott’un ölümüyle bir alakası olup olmadığını merak etmiştim.Çocuğun kanının kadehteki şarapla karıştırıldığını düşündüğüm anda ağzım sulanmaya başlamıştı.Bir şeyin bende aynı anda hem tiksinti hem de istek uyandırması gerçekten garipti.
“Çember ayinini başlatıp atalarımızın ruhlarını bizimle dans etmeye davet edeceğim.” dedi Afrodit.Yumuşacık bir sesle konuşuyordu ama sesi hepimizi zehirli bir pus gibi kuşatıyordu.Özellikle son günlerde hayeletlerle bizzat yaşadıığım tecrübelerden sonra, bir takım hayeletlerin Afrodit’in çemberine kapılmaları pek tekin bir düşünce değildi; ama bir taraftan ürkerken, bir taraftan da meraklandığımı inkar edemezdim.Belki de bu akşam burada olmamın asıl nedeni, Elliott ve Elizabeth’in ölümlerine dair bir ipucu elde edebilecek olmamdı.Diğer taraftan, Karanlık Kızlar’ın bu ritüeli oldukça uzunca bir süredir yaptıkları her hallerinden belli oluyordu.O kadar korkunç ya da tehlikeli olamazlardı.Afrodit burnu büyük ve kendinden emin tavırlar takınıyordu ama içimden bir ses bunun sadece bir rolden ibaret olduğunu söylüyordu.Aslında o dış görünüşünün altında, o da bütün zorbalar gibi güvensiz ve toydu.Ayrıca, zorbalar kendilerinden daha dişli kimselerden uzak durmak için ne gerekiyorsa yapardı.Bu durumda, Afrodit’in çemberine davet ettiği ruhlar olsa olsa zararsız, hatta iyi huylu ruhlar olurdu.Afrodit kesinlikle büyük ve kötü öcülerle karşı karşıya kalmak istemezdi.
Ya da Elliott’un dönüştüğü o canavar gibi gerçek anlamda korkutucu herhangi bir şeyle.
Dört Karanlık Kız temsil ettikleri elementlere denk gelen mumları alıp, çemberdeki yerlerine geçerken, kendimi daha şimdiden aşina olmaya başladığım gücün uğultusuna hazır hissediyordum.Afrodit rüzgarı davet edince, bir tek benim hissedebildiğim bir esintiyle havalandı.Tenimdeki karıncalanmadan müthiş bir keyif duyarak gözlerimi yumdum.Aslına bakarsanız, Afrodit’in ve değnek yutmuş Karanlık Kızlar’ın varlığına rağmen, ritüelin başlangıç kısmından çok hoşlanıyordum.Hem Erik de yanımda olduğu için, başka hiç kimsenin benimle konuşmamasına aldırmıyordum.
İyiden iyiye gevşemiştim.Gelecek o kadar kötü olmasa gerekti.Arkadaşlarımla aramı düzeltecek, onlarla birlikte o tuhaf hayaletlerin kaynağını keşfedecektim.Hatta belki de çok hoş bir erkek arkadaşım bile olacaktı.Her şey yoluna girecekti.Gözlerimi araladım ve Afrodit’in çemberin etrafında dönüşünü izlemeye başladım.Her elementi içimde hissediyor, Erik’in bana bu kadar yakın durmasına rağmen, hiçbir şey fark etmemesini yadırgıyordum.Elementleri içimde duyarken, Erik’i merakla beni seyrederken bulma beklentisiyle, çaktırmadan ona baktım.Ama herkes gibi, onun bakışları da Afrodit’in üzerindeydi (Bu kesinlikle sinir bozucu bir şeydi.Onun da çaktırmadan beni kesiyor olması gerekmez miydi?).Sonra Afrodit atalarımızın ruhlarını davet etmeye başladı.Ben bile dikkatimi ondan alamıyordum.Masanın yanı başında, elinde, mor ruh mumunun üstüne doğru uzattığı, kuru ottan yapılma bir saç örgüsüyle duruyordu.Örgünün tutuşması çok sürmedi.Afrodit otun bir süre yanmasına izin verdikten sonra üfleyerek söndürdü.Konuşmaya başlarken, ot tutamını kendi çevresinde sallıyor, çevresine dumanlar saçıyordu.Derin bir nefes alınca, ruhsal enerjiyi çekebildiği için, en kutsal tören otlarından biri sayılan tatlı çim kokusunu hemen tanıdım.Büyükannem bu otu dualarında sık sık kullanırdı.Kaşlarımı çattım.İçimde bir endişe belirmişti.Tatlı çimin kullanılabilmesi için, önce ortamın adaçayıyla temizlenip arındırılması gerekirdi.Aksi takdirde, herhangi bir enerjiyi çekebilirdi;ki “herhangi” kelimesi illa iyi şeyleri işaret edecek diye bir şey yoktu.Fakat töreni durdurabilsem bile, artık bir şeyler söylemem için çok geçti.Ruhlara seslenmeye çoktan başlamıştı bile.Sesi, çevresini saran kalın duvar perdesinin de katkısıyla, ürkütücü ve tekdüze bir havaya bürünmüştü.
Atalarımızın ruhları, Samhain gecesinde, çağrıma kulak verin.Bu Samhain gecesinde sesim, bu dumanla birlikte, parlak ruhların hafızanın tatlı çim pusları içinde dans ettiği Ötealem’e ulaşsın.Bu Samhain gecesinde, insan atalarımızın ruhlarını davet etmiyorum.Hayır, onları derin uykularına bırakıyorum.Ne hayatta ne ölümde onlara ihtiyacım yok.Bu Samhain gecesinde, büyülü atalarımızı, mistik atalarımızı, bir zamanlar insandan da öte olup ölümle birlikte insanlığın daha da ötesine geçenlere sesleniyorum.
Duman gözlerimizin önünde fırıl fırıl dönüp, farklı biçimlere bürünürken, herkes gibi ben de tamamen büyülenmiş halde, Afrodit’i izliyordum.Önce, gördüklerimin hayal gücümün eseri olduğunu sandım.Gözlerimi kırpıştırıp görüşümü netleştirmeye çalıştım fakat neden sonra, gördüklerimin gözlerimdeki bir bulanıklıkla alakası olmadığını anladım.Bunlar, dumanın içinde biçim bulan insanlardı.Gerçek bedenlerden ziyade, bedenlerin dış hatları gibi belirsizdiler.Ama Afrodit elindeki ot tutamını salladıkça, görüntüler de netleşiyordu.Ve çember, ansızın, karanlık mağaraları andıran açık ağızları olan hortlağımsı figürlerle doluverdi.
Elizabeth ya da Elliott’la hiçbir benzerlikleri yoktu.Aslına bakarsanız, tam gözümde canlandırdığım hayaletlere benziyorlardı;Puslu, saydam ve ürkütücü.Havayı kokladım.Hayır, kesinlikle o eski bodrum kokusunu duymuyordum.
Afrodit tütmeye devam eden ot destesini bırakıp kadehi aldı.Yüzünün sıradışı solgunluğunu, benim durduğum yerden bile görmek mümkündü.Sanki hayaletlerin fiziksel özelliklerinin bir kısmını almış gibi görünüyordu.Kırmızı elbisesi, duman ve griliğin arasında adeta gözlerimizi acıtacak kadar parlaktı.
“Atalarımızın ruhları, sizleri selamlıyor ve hayatın tadını hatırlamanızı umarak sizlere, şarap ve kan sunuyorum.” Afrodit kadehi kaldırınca, dumanlı figürler bariz bir heyecanla çevresini sardılar.”Sizi selamlıyorum ve çemberin koruyuculuğunda…”
“Zo!Yeterince uğraşırsam, seni bulacağımdan emindim!”
Heath’in sesi, geceyi ve Afrodit’in sözlerini adeta bıçak gibi kesmişti.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://vampirakademisi.forumdizini.net/
 
İşaret 27. BöLüm
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Gece Evi Serisi Buluşma Noktası :: Kitaplar :: İşaret-
Buraya geçin: