Gece Evi Serisi Buluşma Noktası

Kitap Özetleri, Çeviriler, Yazarlar Hakkında Bilgiler..Gece Evi Serisi Fanıysanız İşte Burası Sizin Yeriniz.
 
AnasayfaAnasayfa  KapıKapı  TakvimTakvim  SSSSSS  AramaArama  Üye ListesiÜye Listesi  Kullanıcı GruplarıKullanıcı Grupları  Kayıt OlKayıt Ol  Giriş yapGiriş yap  

Paylaş | 
 

 İşaret 5. BöLüm

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Aphrodite*

avatar

Mesaj Sayısı : 61
Kayıt tarihi : 04/11/10
Yaş : 21
Nerden : St. Viladimir Akademisinden

MesajKonu: İşaret 5. BöLüm   Cuma Kas. 05, 2010 9:45 am

İşaret Kitabı 5. Bölüm

Bölüm 5

Uçurumlara çıkan yol her zaman dik bir patikaydı. Fakat, bu yolu büyükannemle ya da büyükannemsiz neredeyse zilyon defa yürümüş olmama rağmen, hiç bu kadar zorlandığımı hatırlamıyordum. Sorun artık öksürük değildi. Ya da sızlayan kaslarım. Başım dönüyor, midem o kadar kötü gurulduyordu ki, kendi kendime, Meg Ryan’ın Fransız Öpücüğü filminde onca peyniri mideye indirip, laktoz direnci nöbeti geçirdiği sahneyi hatırlattım (Kevin Kline o filmde gerçekten çok şirindir-şey, en azından yaşlı bir adama göre).

Ve ayrıca sümüklerim akıyordu. Burnumu çekmekten bahsetmiyorum. Söylemeye çalıştığım, burnumu, sweatshirtümün koluna sürüyordum (iğrenç). Ağzımı açmadan nefes alamıyordum; bu daha çok öksürmeme neden oluyordu ve göğsümün bu kadar çok acıyabilmesine inanamıyordum. Vampir Dönüşümü’nü tamamlamayan diğer çocukların resmi ölüm nedenlerinin ne olduğunu anımsamaya çalışıyordum. Kalp krizi geçirmemişler miydi?

Bunları düşünmeyi bırak artık!

Büyükanne Kızılkuş’u bulmam gerekiyordu. Büyükannem gerekli cevapları bilmiyor bile olsa mutlaka bir şeyler bulurdu. O insanları anlardı. Bunun, Cherokee kökeniyle bağlantısını koparmamış olmasından ve kanında taşıdığı, kabilesinin Bilge Kadınlar bilgisinden kaynaklandığını söylerdi. Üvey-zavallının konusu her açıldığında büyükannemin kaşlarının nasıl çatıldığını hatırlayınca, şimdi bile gülümseyesim geliyordu (ona böyle hitap ettiğimi bilen tek yetişkin büyükannem). Büyükannem, kızının Kızılkuş Bilge Kadın kanından nasibini almadığını ama bunun tek nedeninin eski Cherokee büyüsünün her damlasını bana saklaması olduğunu söylerdi.

Küçük bir kızken, bu patikada büyükannemin elinden tutarak az yürümedim. Uzun otların ve yaban çiçeklerinin kapladığı çayırlıkta parlak renkli battaniyemizi yayıp piknik yaparken, büyükannem bana Cherokee halkının hikayelerini anlatır ve onların diline ait gizemli sesli sözcükler öğretirdi. Döne döne ilerleyen patikada güçlükle yürürken, bütün o hikayeler beynimin içinde, tıpkı bir tören ateşinin dumanı gibi, dönüp duruyordu. Bunlardan biri, bir köpeğin mısır unu çalarken yakalanıp kabile tarafından kovalanması sırasında yıldızların nasıl oluştuğunun hikayesiydi. Köpek kuzeydeki evine doğru uluyarak kaçarken, mısır unu gökyüzüne doğru saçılmış ve sihir, unları Samanyolu’na dönüştürmüş. Tabi bir de Büyük Şahin’in, kanatlarıyla dağları ve vadileri oluşturmasının hikayesi vardı. Benim en sevdiğim hikaye, doğuda yaşayan genç bir kadın olan güneşin ve onun batıda yaşayan erkek kardeşi ayın hikayesiydi. Kızılkuş o güneşin kızıydı.

Kendi sesimin “Çok acayip, değil mi? Ben bir Kızılkuş’um ve güneşin kızıyım ama bir gece canavarına dönüşmek üzereyim,” dediğini duydu. Özellikle titreşen bir davulun içine doğru konuşuyormuşum gibi kelimeler çevremde yankılanırken, sesimin bu kadar cılız çıkması beni şaşırtmıştı.

Davul…

Bu kelime bana büyükannemin küçük bir kızken beni götürdüğü kızılderili toplantılarını hatırlatmıştı. Düşüncelerim o anıya kayarken, gerçekten de davulların ritmik vuruşlarını duyar gibiydim. Batmak üzere olan günün son ışıkları karşısında gözlerimi kısarak çevreme bakındım. Gözlerim acıyor, görüşüm bulanıklaşıyordu. Rüzgar yoktu ama kayaların ve ağaçların gölgeleri hareket eder, esner ve bana doğru uzanır gibiydi.

Bana müthiş bir azap yaşatan öksürüklerin arasında “Büyükanne, korkuyorum,” diye haykırdım.

Yeryüzünün ruhlarında korkulacak bir şey yok, Zoeykuş.

“Büyükanne?” Gerçekten de büyükannemin bana, kendi taktığı isimle seslendiğini duyuyor olabilir miydim? Yoksa bu sadece bir tuhaflık ve anılarımdan gelen bir yankı mıydı? “Büyükanne!” Bir kez daha seslendim ve durup bir cevap almak için bekledim.

Hiçbir şey. Rüzgarın sesi dışında hiçbir ses yoktu.

U-no-le… Rüzgar kelimesinin Cherokee dilindeki karşılığı yarı-unutulmuş bir rüya gibi aklıma gelivermişti.

Rüzgar mı? Hayır, bekleyin! Bir saniye önce hiç rüzgar yoktu ama şimdi bir elimle saçlarımı tutarken, bir elimle de yüzümü bir kamçı gibi döven saçlarımı zaptetmek zorunda kalıyordum. Ve sonra tören davulları aşliğinde şarkı söyleyen pek çok Cherokee’nin sesini duydum. Saçlarımdan ve gözyaşlarımdan oluşan bir duvağın arkasından dumanı gördüm. Açık ağzımdan içeri çamfıstığı ağacının o tatlı kokusu doluyor; atalarımın kamp ateşlerinin tadını alıyordum. Nefes alabilmek için mücadele edecek derin bir iç çektim.

İşte o anda onları hissettim. Sıcak bir yaz gününde asfalt bir yoldan yükselen ısı dalgaları gibi salınan, neredeyse görünebilir bir Cherokee kamp ateşinin gölgeli görüntüsünün çevresinde dönüp duruyorlardı.

Bize katıl, U-we-tsi-a-ge-ya…Bize katıl, evlat.

Cherokee hayaletleri… ciğerlerimdeki yanma… ebeveynlerimle savaşım… eski hayatımın ellerimin arasından kayıp gidişi…

Hepsi çok fazlaydı. Koşmaya başladım.

Sanırım biyoloji dersinde bize öğrettikleri, kavga ya da kaçış anında adrenalinin devreye girdiği konusu doğruydu; çünkü her ne kadar göğsün patlayacakmış ve suyun altında nefes almaya çalışıyormuşum gibi hissetsem de, patikanın son ve en dik kısmını, tıpkı bir alışveriş merkezinde bütün ayakkabıların bedava dağıtıldı dükkanlara doğru koşar gibi, son hızla aşıyordum.

Hızlı hızlı nefes alıp vererek patikadan yukarı doğru koşmaya –yukarı daha yukarı- devam ettim. Çevremi saran ürkütücü hayaletlerden olabildiğince uzaklaşmak istiyordum ama nedense, onları geride bırakmak yerine duman ve gölgelerden oluşan dünyalarının içine iyice çekiliyormuşum gibi hissediyordum. Ölüyor muydum yoksa? Böyle mi oluyordu? Hayaletleri görebilir hale gelmem bu yüzden miydi? Beyaz ışık neredeydi? Tamamen paniğe kapılmış halde, kendimi daha ileriye doğru itiyordum. Sanki daha ileriye doğru itiyordum. Sanki peşimi bırakmaya dehşeti bu sayede uzakta tutabilecekmişim gibi, kollarımı deli gibi sallıyordum.

Patikanın sert zemininden fışkırmış kök parçasını görmemiştim. Tamamen yönümü ve dengemi kaybetmiş halde düşmemeye çalıştım. Fakat bütün reflekslerim devre dışıydı. Çok kötü düştüm. Kafamdaki sancı çok kesindi ama simsiyah bir karanlık beni içine çekmeden önce, acıyı bir an hissettim.

Uyanmak çok tuhaftı. Vücudumun, özellikle başımın ve göğsümün ağrımasını bekliyordum fakat acı yerine… Ne bileyim işte kendimi gayet iyi hissediyordum. Aslında gayet iyiden de daha iyidim. Bacaklarım ve kollarım inanılmayacak derecede hafif ve ılıktılar; soğuk bir geceden sıcak, köpüklü bir banyo keyfi yapmışım gibi tatlı tatlı karıncalanıyorlardı.

Ha?

Gözlerim şaşkınlıkla açıldı. Mucizevi bir şekilde gözlerimi acıtmayan ışığa bakıyordum. Güneşin göz alıcı parlaklığı yerine, sanki yukarıdan aşağıya doğru yumuşak bir mum ışığı dökülüyordu. Doğrulup otururken yanıldığımı anladım. Işık aşağıya doğru dökümüyordu. Ben ışığa doğru yükseliyordum!

Cennete gidiyorum. Şey, bu durum pek çok insanı şaşırtacak.

Vücudumu görmek için başımı eğdim! Ben ya da o… ya da … her neyse, uçurumun kenarına korkulacak kadar yakın bir noktada öylece yatıyordu. Vücudumda en ufak bir kıpırtı yoktu. Alnım yarılmıştı ve fena halde kanıyordu. Kan, hiç durmadan, uçurumun kalbine doğru süzülen gözyaşı izleri bırakırcasına, taşlı zemindeki bir yarığın içine akıyordu.

Aşağıya, kendime bakmak gerçekten acayip bir şeydi. Korkmuyordum. Ama korkmam gerekmez miydi? Belki de, artık Cherokee hayaletlerini daha iyi görebilecektim. Bu düşünce bile beni ürkütmemişti. Aslında korkmaktan ziyade, kendimi bir gözlemci gibi, bu olup bitenlerin hiçbiri bana dokunamazmış gibi, hissediyordum. (Bir anlamda hani şu önüne gelenle yatıp, hamile kalmayacaklarını ya da insanın beynini yiyip bitiren şu cinsel yolla bulaşan hastalıklardan birine hiç yakalanmayacaklarını sanan o kızlar gibi. Ne olup bittiğini on sene sonra hepimiz görecektik, değil mi?)

Dünyanın görüntüsü, ışıltılı ve yeni yüzü hoşuma gitmişti ama dikkatimi kendi bedenime takılıp kalmıştı. Yanına doğru süzüldüm. Kısa kısa ve hızlı nefesler alıp veriyordum. Yani aslında bu şekilde nefes alan bedenimdi. Tabi bedenimin ben olmadığını Ve ben / o hiç iyi görünmüyordu. Ben/o tamamen bembeyazdı ve dudakları morarmıştı. Hey! Beyaz bir yüz, mor dudaklar ve kırmızı kan. Vatansever falan mı oldum?

Güldüm ama gerçekten müthiş bir gündü. Kahkahamın, üflediğiniz zaman hindibadan çevreye saçılan o tüylü şeyler gibi, çevremde süzüldüğünü görebiliyordum. Aradaki tek fark, kahkahamın beyaz değil, doğum günü pastalarının üstündeki o şeker kremaları gibi mavi renkte olmasıydı. Vay canına! Başımı çarpıp kendimden geçmemin bu kadar eğlenceli bir şey olacağını kim bilebilirdi ki? Acaba kafayı bulmak da böyle bir his miydi?

Hindiba ve şeker kreması karışımı kahkaha kaybolup gitti ve akan suyun parlak kristal sesini duyar gibi oldum. Vücuduma iyice yaklaştım. İlk bakışta yerdeki bir yarık olduğunu sandığım şeyin gerçekte dar bir kaya yarığı olduğunu görebiliyordum. Su sesi, yarığın derinliklerinden geliyordu. Meraklı gözlerle aşağıya baktım ve kayanın arasından yükselen gümüşi parıltılı kelimeleri duyar gibi oldum. Kulak kesilince, cılız ve fısıltı halindeki o sesi duydum.

Zoey Kızılkuş… bana gel…

“Büyükanne!” Yarığın içine doğru seslendim. Sesim parlak mor bir renkteydi ve bir anda beni çevreleyen havayı kaplamıştı. “Büyükanne, sen misin?”

Bana gel…

Gümüş rengi, gözle görülebilir sesimin moruyla karışmış, kelimeleri lavanta çiçeklerinin parlak rengine dönüştürmüştü. Bu bir alametti! Bir işaret! Bir şekilde, Cherokee halkının yüzyıllar boyunca inandıkları ruh rehberi gibi, Büyükanne Kızılkuş bana kayanın içine inmem gerektiğini söylüyordu.

Daha fazla tereddüt duymadan, ruhumu harekete geçirdim ve yarıktan aşağı doğru akmaya başladım. Kendi kan izlerimi ve büyükannemin gümüşi fısıltısını takip ederek, dümdüz zeminli, mağara benzeri bir odaya kadar indim. Odanın tam ortasında bir kaynak köpürüyor, gözle görülebilir; parlak ve cam renkli seslerin, çınlayan cam kırıklarını çevreye saçıyordu. Kanımın kıpkırmızı damlalarıyla bir araya gelip mağaranın duvarlarını kuru yaprak renginde bir ışıkla aydınlatıyordu. Köpüren suyun yanına oturmak ve parmaklarımla onu çevreleyen havaya dokunmak, müziğin dokusuyla oynamak istiyordum ama o ses beni tekrar çağırdı.

Zoey Kızılkuş… Kaderine giden yolda beni takip et.

Böylece kaynağın ve kadının sesinin peşinden gittim. Mağara gittikçe daralarak yuvarlak bir tünele dönüştü. Yumuşak bir spiral biçiminde kıvrılarak uzanan tünel, bana yanı zamanda hem yabancı, hem tanıdık gelen sembollerin oyulduğu bir duvarla sonlanıyordu. Kafam karışmıştı, kaynağın duvarın içindeki bir yarığın içine akarak, gözden kaybolmasını izledim. Şimdi ne olacaktı? Kaynağın peşinden mi gitmeli miydim?

Arkama dönüp tünele baktım. Dans eden ışık dışında, tünelde hiçbir şey yoktu. Duvara döndüm ve elektrik şokunun sarsıtıcı etkisini hissettim. Vay canına! Duvarın önünde, bağdaş kurmuş bir kadın oturuyordu. Üstünde, hemen arkasındaki duvarı kaplayan sembollerin boncukla işlendiği, beyaz, saçaklı bir elbise vardı. Rüya gibi bir güzelliği, tıpkı mavi ve mor ışıklar yansıtan kuzgun kanatlarını andıracak kadar siyah saçları vardı. Dolgun dudaklarıbı bükerek konuşmaya başladığı anda, aramızdaki hava bir anda sesinin gümüşi tozlarıyla donandı.

Tsi-lu-gi U-we-tsi-a-ge-ya. Hoşgeldin, Kızım. Çok iyi iş çıkardın.

Cherokee dilinde konuşuyordu. Son birkaç sendir hiç pratik yapmamış olmama rağmen, sözlerini çok iyi anlıyordum.

“Sen büyükannem değilsin!” diye haykırdım. Mor kelimelerim, onunkilerle birleşip bizi çevreleyen havada ışıltılı, lavanta renkli desenler yaratırken kendimi çok garip ve yabancı hissediyordum.

Gülümsemesi doğan güneş gibiydi.

Hayır, Kızım, büyükannen değilim ama Sylvia Kızılkuş’u çok iyi tanıyorum.

Derin bir nefes aldım. “Öldüm mü?”

Bana gülümsemesinden korkmuştum ama gülmedi. Aksine, bakışları yumuşacık ve endişeliydi.

Hayır. U-we-tsi-a-ge-ya. Ölü olmaktan çok uzaksın. Fakat ruhun, Nunne’hi’nin aleminde serbest bırakıldı.

“Ruh halkı!” Gölgelerin arasında yüzler ve biçimler görmeye çalışarak tünele baktım.

Büyükannen seni iyi eğitmiş, u-s-ti Do-tsu-wa… Küçük Kızılkuş. Eski Usüllerin ve Yeni Dünyanın, eski kabile kanının ve dışarıdakilerin kalp atışının eşsiz bir karışımısın…

Dudaklarından dökülen kelimeler beni hem ısıtıyor hem de üşütüyordu. “Siz kimsiniz? “ diye sordum.

Pek çok ismim var. Değişen Kadın, Gaea, A’akuluujjusi, Kuan Yin, Büyükanne Örümcek, hatta Şafak…

Her ismi telaffuz edişinde, yüzü öyle bir değişiyordu ki gücü beni sersemletiyordu. Bunu anlamış olsa gerekti çünkü duraksadı ve bana bir kez daha gülümseyerek baktı. Yüzü, il anda gördüğüm kadına dönmüştü.

Fakat sen, Zoeykuş, kızım, sen beni senin dünyanın bugün tanıdığı isimle, Nyx diye çağırabilirsin.

“Nyx.” Sesim güç duyulur bir fısıltı gibi çıkmıştı. “Vampir Tanrıçası.”

Esasında, beni, sonsuz Gecelerinde aradıkları anne olarak ilk ilahlaştıran, Değişim’den etkilenen eski Yunanlılar oldu. Asırlardır, onların torunlarını kendi çocuklarım olarak görmekten gurur duydum. Ve evet, senin dünyanda o çocuklara, vampir adı veriliyor. İsmi kabul et, U-we-tsi-a-ge-ya; içinde kaderini bulacaksın.

Alnımdaki İşaret’in yandığını hissedebiliyordum. Ansızın ağlama isteğiyle doldum. “ An- Anlamıyorum. Kaderimi bulmak mı? Benim tek istediğim, yeni hayatımla baş etmenin bir yolunu bulmak, her şeyi yoluna koymak. Tanrıça, ben sadece bir yerlere uyum sağlamak istiyorum. Kaderimi bulmaya uygun biri olduğumu sanmıyorum.

Tanrıça’nın yüzü bir kez daha gevşemişti. Yeniden konuştuğunda sesi, anneminkine benziyordu. Hatta, kelimelerinin arasına yeryüzündeki bütün annelerin kattığı aşkı serpiştirdiği için, daha yumuşaktı.

Kendine inanmalısın, Zoey Kızılkuş. Seni, benimmişsin gibi İşaretledim. Sen benim ilk gerçek U-we-tsi-a-ge-ya u-hna-i Sv-no-yi’msin. Gecenin Kızı… bu yaşta. Sen özelsin. Kendinle ilgili bu gerçeği kabul edersen eşsizliğinde gerçek gücün yattığını göreceksin. İçinde, eski Bilge Kadınlar’ın ve Büyükler’in büyülü kanları ve yeni dünyaya dair bir anlayış ve içgörü ile birlikte yaşıyor.

Tanrıça ayağa kalktı ve zarif adımlarla bana doğru yürüdü. Sesi, çevremizi gümüş renkli simgelerle boyuyordu. Sonra bana uzandı ve ellerimi ellerinin arsına almadan önce, yanaklarımdaki gözyaşlarını kuruladı.

Zoey Kızılkuş, Gecenin Kızı, seni bugünün dünyasında, iyiyle kötünün dengesini sağlamak için mücadele ettikleri dünyada gözüm kulağım ilan ediyorum.

“Ama ben on altı yaşındayım. Daha paralel parkı bile beceremiyorum. Sizin gözünüz, kulağınız olmayı nasıl bilebilirim ki?”

Dingin bir gülümsemeyle bana baktı. Sen yaşının çok ötesinde bir büyüklüğe sahipsin, Zoeykuş. Kendine inanırsan, bir yolunu mutlaka bulacaksın. Ama sakın unutma, karanlık her zaman kötülük demek değildir. Tıpkı, ışığında her zaman iyilik getirmemesi gibi.

Ve sonra, Gece’nin eski şahsiyeti Tanrıça Nyx, önce eğilip beni anlımdan öptü. Ve ben aynı gün içinde üçüncü defa kendimden geçtim.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://vampirakademisi.forumdizini.net/
 
İşaret 5. BöLüm
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Gece Evi Serisi Buluşma Noktası :: Kitaplar :: İşaret-
Buraya geçin: